TAVERNA: KÜLLERDEN DOĞAN BİR AİLE DESTANI
ÖNSÖZ: YALNIZLARIN KESİŞEN YOLLARI
Dünyanın çöküşü sadece binaları yıkmadı; insan ruhunun en mahrem kuytularını, güven duygusunu ve yarınlara olan inancı da yerle bir etti. Yıkıntıların, sisli sokakların ve dışarıda açlıkla uluyan yaratıkların hüküm sürdüğü bu dondurucu kıyamette, her insan önce kendi karanlığına çekildi. Kimi bir köşede tek başına sessizce tükenmeyi bekledi, kimi içine gömdüğü acılarla dışarıdaki vahşete karşı duvarlar ördü.
Ancak bu hikaye, tek bir adamın kahramanlığı ya da bireysel bir hayatta kalma mücadelesi değildir. Bu hikaye; kimsesizlerin, dertleriyle yalnız kalmışların, sırtını verecek tek bir gölge bile bulamayanların bir araya gelerek kurduğu devasa ve sıcak bir yuvanın hikayesidir.
Kimi zaman birbirine baba, kimi zaman abi, kimi zaman anne, kimi zaman kardeş olan bu insanlar, tesadüflerin ağında birleşti. Belki de kader, en güzel filizleri en karanlık topraklarda yeşertmek istemişti. Onlar aynı rahimden çıkmadılar, aynı soydan gelmediler. Ama göğüslerini siper ettikleri o büyük yeminle tek bir vücut oldular:
"Aynı kandan doğmadık ama aynı son için yan yanayız."
BÖLÜM I: İKİ GÖLGE VE KIRILMAZ TEMEL (CARLOS VE ELİJAH)
Dünyanın çöküşünden sonra geriye kalan en büyük enkaz, yıkılan binalar ya da harabeye dönen şehirler değildi. Asıl büyük yıkım, insanın insanla olan bağında yaşanmıştı. Güven denilen duygu, beton yığınlarının altında ezilip gitmiş; şüphe, soğuk bir sis gibi herkesin ruhunu kaplamıştı. Herkes kendi küçük cehenneminde, kendi tek kişilik sığınağında hayatta kalmaya çalışıyordu. Birine arkasını dönmek, ensene sıkılacak bir kurşuna ya da sırtına saplanacak bir bıçağa davetiye çıkarmak demekti. İnsanlar birer gölgeye dönüşmüştü; sessiz, tehlikeli ve yalnız.
Elijah da o gölgelerden biriydi. Felaketin ardından geçen zaman boyunca kendi sınırlarını çizmiş, insanlarla arasına aşılmaz duvarlar örmüştü. Onun dünyasında mantık, duyguların her zaman önündeydi. Biriyle yakınlaşmak zafiyetti; zafiyet ise bu yeni dünyada doğrudan ölüm anlamına geliyordu. İçine kapanıktı, az konuşurdu, gözleri her zaman çevresindeki en küçük bir hareketi bile tarayacak kadar tetikteydi. İnsanlardan uzak durmak, onun hayatta kalma mekanizmasıydı.
Carlos da farklı sayılmazdı. O da bu yeni çağın acımasızlığını iliklerine kadar hissetmiş, yalnızlığı bir tercih değil, bir zorunluluk olarak benimsemişti. Heybetli duruşunun arkasında, kolay kolay sarsılmayan çelik gibi bir irade barındırıyordu. Ancak o irade, insanlara karşı güvensizlikle örülmüş kalın bir zırhla kaplıydı. Birine inanmak, o zırhta bir gedik açmak demekti ve Carlos o gediği kimsenin açmasına izin vermemeye kararlıydı.
Başka bir zamanda, felaketten önceki o düzenli ve gürültülü dünyada yan yana gelseler, belki birbirlerinin yüzüne bile bakmayacak iki insandı onlar. Bir gün bile aynı masada oturmayacak, bir birayı paylaşmayacak, yanlarından geçip gidecek iki yabancı... Ama kader, oyununu kurallara göre oynamıyordu. Ve bu iki adamın yollarının kesişmesi, fırtınalı bir gecede atılan çığlık kadar ani, can yakıcı ve kanlı oldu.
Bu iki adam hakkında uzun şekilde destan bile yazabiliriz ama en nihayetinde, saatler, günler ve geceler boyu süren, bitmek bilmeyen o derin sohbetler başladı aralarında. Anlatılsa destan olacak o uzun muhabbetlerde, sadece geçmişin acılarını değil, ellerinde kalan son insanlık kırıntılarını da paylaştılar. İçlerinde azalan insanlığı birbirlerine aşıladılar. Birbirlerinden başka güvenecek hiçbir şeylerinin olmadığı o karanlık günlerde, kader onları öz kardeşten daha öte bir bağla kenetledi.
Carlos'un o sarsılmaz duruşu ve Elijah'ın keskin zekası olmasaydı, bu ekip hiçbir zaman var olamazdı. İkisi, gelecekte yüzlerce kişinin sığınacağı o devasa çınarın ilk kökleri oldular.
BÖLÜM II: ÇEKİRDEK EKİP VE İLK HALKA
Elijah ve Carlos’un aralarında kurdukları o sarsılmaz bağ, zifiri karanlığın ortasında yakılan bir işaret fişeği gibiydi. İki yalnız adamın oluşturduğu bu iki kişilik kale, dışarıdaki vahşi dünyaya karşı aşılmaz bir duvar örmüştü. Ancak bu dünya öylesine acımasız, öylesine tüketiciydi ki, sadece iki kişinin sırt sırta vermesi, kopan tufanı dindirmeye yetmeyecekti. Ateşin etrafında ısınmak isteyen başka üşümüş ruhlar da vardı ve kader, tıpkı Elijah ile Carlos’u birleştirdiği gibi, doğru insanları yavaş yavaş bu ateşin etrafına toplamaya başladı.
Genişleme, sessiz ve kendiliğinden oldu. Önce Carlos’un geçmişten, yıkımın o ilk kaos dolu günlerinden tanıdığı iki isim sığınağa adım attı: Jojo ve Molly.
Jojo, dünyanın sonu gelmiş bir evrende adeta bir anomaliydi. İnsanların gülmeyi unuttuğu, gökyüzünün bile griye çaldığı bu günlerde; yüzündeki o serseri tebessümü ve içindeki neşeyi ne pahasına olursa olsun kaybetmeyen nadir ruhlardan biriydi. Etrafları ölümle çevriliyken bile havayı yumuşatacak bir şaka bulabiliyor, en umutsuz anlarda ekibin moralini tek başına ayakta tutabiliyordu. Molly ise Jojo’nun o hafifliğinin tam zıttı, toprağa sımsıkı tutunan köklü bir ağaç gibiydi. Sarsılmaz dayanıklılığı, acıya karşı gösterdiği o sessiz ama çelik gibi direnciyle grubun en sağlam kolonlarından biri haline geldi. Molly çok konuşmazdı ama onun omuz omuza çarpıştığı bir kavgada kimse sırtından vurulmayacağını bilirdi.
Diğer yandan Elijah’ın da karanlığın içinden çekip çıkardığı, geçmişin sisli yollarından tanıdığı yoldaşları vardı: Duncan ve Xavi.
Duncan… O, sıradan bir hayatta kalan değildi. Askeri disiplini, damarlarında dolaşan o tavizsiz onur duygusu ve keskin taktiksel zekasıyla ekibin omurgasını dikleştiren adamdı. Silah tutmayı, mevzi almayı, panik yapmadan hayatta kalmayı o öğretti. Duncan için sadakat, üzerine yemin edilen bir kağıt parçası değil, uğruna kan dökülecek bir kutsaldı. Xavi ise Duncan’ın o nizami dünyasının tam tersiydi. Sokakların tehlikeli çocuğu, kuralları sevmeyen asi bir ruh, vahşi bir kurttu. Ama bu vahşi kurt, sürüsünü bulmuştu. Xavi’nin o tekinsiz doğası, söz konusu bu yeni ailesi olduğunda ölümcül bir kalkana dönüşüyordu. Duncan ekibin aklı ve kalkanıysa, Xavi de onun en keskin, en kontrolsüz kılıcıydı.
Ve tüm bu birbirinden farklı, bir araya gelmesi imkansız gibi görünen ruhları, ortak bir masada buluşturan o kilit isim: Matthew.
Hem Carlos’un hem de Elijah’ın ortak tanıdığı, her iki tarafın da saygısını kazanmış bir adamdı Matthew. O, ne bir cephe askeriydi ne de bir sokak dövüşçüsü; o, ekibin dehası ve aklıydı. Dünyanın nasıl bu hale geldiğini, varyantların yapısını, biyolojik ve bilimsel gerçekleri o okuyabiliyordu. Laboratuvar soğukkanlılığıyla sokağın vahşetini zihninde birleştiren Matthew, bu sert adamların arasında mantığın ve geleceği planlamanın sesi oldu.
Fakat bu tablo henüz eksikti. Bu yedi savaşçı ruhun arasına, Arşiv'in gölgeleri arasından sessizce süzülüp kendi yerini bileğinin hakkıyla kazanan o sekizinci temel taş dahil oldu: Gina.
Gina, dışarıdaki kıyametin kopuşundan sağ çıkmayı sadece şansla değil; keskin gözlemi, tükenmez dirayeti ve pratik zekasıyla başarmış bir kadındı. O, bir köşede kurtarılmayı bekleyenlerden değildi. Çok konuşmazdı, ama konuştuğunda herkes susup onu dinlerdi. O dönemde Matthew ile aralarında henüz aşka dönüşmemiş, kelimelere dökülmeyen derin bir entelektüel saygı ve anlayış vardı. İki zeki zihin, kaosun ortasında birbirlerinin fikirlerine, o sessiz onaylamalara sığınıyordu. Aralarında sadece sağlam bir güven ve yoldaşlık bağı mevcuttu; aşk, bu yıkıntıların arasında yeşermek için henüz zamanını bekliyordu. Gina, ne birinin arkasına saklanacak kadar zayıf ne de gereksiz riskler alacak kadar fevriydi. O, ekibin elindeki kısıtlı kaynakları bir arada tutan görünmez bir bağlayıcı, en zor anlarda herkesten daha soğukkanlı kalabilen bir direk oldu.
Artık sekiz kişiydiler.
Elijah, Carlos, Jojo, Molly, Duncan, Xavi, Matthew ve Gina.
Henüz bir ordu değillerdi, dünyayı kurtaracak güce sahip değillerdi. Ama Arşiv'in o soğuk duvarları arasında, bir lokma kuru ekmeği sekize bölecek, tek bir matara suyu elden ele dolaştıracak kadar bütündüler. Yeni hayatın onlara sunduğu o iğrenç, boktan şartların hepsini birlikte aştılar.
Bazen sadece sekiz kişi olduklarını unutuyorlar, koca bir aile olduklarını iliklerine kadar hissediyorlardı. "Aynı kandan doğmadık" lafı, bu sekiz insanın arasında bir teselli cümlesi değil, bir varoluş manifestosuydu. Zira hiçbir kan bağı; Duncan’ın namlusunu dostu için siper etmesinden, Jojo’nun karanlığın içinden gülümseyerek çıkagelmesinden, Carlos’un o devasa bedeniyle ekibin önüne atlamasından, Elijah’ın herkes için en mantıklı olanı bulup o yükü sırtlanmasından, Matthew ve Gina'nın zekasıyla ekibi ayakta tutmasından daha güçlü değildi.
TAVERNA'nın çekirdeği işte bu sekiz ruhla atıldı. Onlar, Arşiv'in kokuşmuş düzenine ve dış dünyanın vahşetine karşı dimdik duran o ilk kırılmaz halkaydı. Ve bu halka, çok yakında etrafına başka yalnızları da toplayarak devasa bir fırtınaya dönüşmek üzereydi.
BÖLÜM III: ARŞİV'İN İÇİNDEKİ BÖCEKLER VE KAÇIŞ PLANLARI
Uyandıkları günden beri kendilerine yuva belledikleri Arşiv, başlangıçta devasa ve güvenli bir sığınak gibi görünüyordu. Dışarıdaki ölümcül soğuğa, kol gezen varyantlara ve vahşete karşı aşılmaz duvarları vardı. Ancak o duvarların ardında geçen haftalar, ekibin gözündeki perdeyi yavaş yavaş kaldırdı. Arşiv, dışarıdaki cehennemden korunmak için kurulmuş bir cennet değil; kendi içinde çürüyen, kokuşmuş bir düzendi.
Arşiv yönetiminin liyakatsizliği, insan kayırması, yiyecek ve kaynak dağıtımında adamına göre muamele yapması ekibin canını her geçen gün daha fazla sıkıyordu. Liderlerin sakladığı sırlar, kapalı kapılar ardında dönen gizli kapaklı işler ve sıradan insanlara karşı takınılan o yersiz, agresif tavırlar... Arşiv’in içindeki "böcekler" bitmek bilmiyordu. Duvarlar fiziksel olarak sağlam olabilirdi ama içerideki ahlaki çöküş, o duvarları her an başlarına yıkacak kadar tehlikeliydi. Carlos, Elijah, Duncan ve Matthew, geceleri nöbet tutarken ya da izbe köşelerde toplanırken fısıltıyla o kaçınılmaz gerçeği konuşmaya başlamışlardı: "Biz dışarıda, bu yalanlar ve ikiyüzlülük olmadan da yaşayabiliriz."
Ancak Arşiv'in bu boğucu ve zehirli atmosferi, ilginç bir şekilde ekibin etrafındaki o koruyucu ateşe yeni ve tertemiz ruhları da çekmeye devam ediyordu. Onlar kaçış planlarını ince ince işlerken, aile dört muazzam parçayla daha büyüdü.
Dokuzuncu kişi olarak aralarına Nate katıldı. Dünyanın sonu gelmiş, insanlar birbirinin boğazını keserken; Nate, o kaosun ortasında kalbini karartmamayı başarmış dünya tatlısı bir adamdı. İçinde zerre kadar kötülük barındırmayan, saf, yardımsever ve temiz ruhuyla ekibin adeta korumaya yemin ettiği küçük kardeşi oldu. Arşiv'de kimsenin umursamadığı Nate için Elijah sadece bir lider değil, sarsılmaz bir ağabey figürüne dönüştü.
Hemen ardından, onuncu kişi olarak Marco dahil oldu bu çembere. Ekibin az konuşan, kendi halinde ama bir o kadar da tatlı çocuğuydu Marco. Gürültülü tartışmalara girmez, çok laf kalabalığı yapmazdı. Fakat ateşin başında sessizce otururken bile varlığıyla insanlara huzur verirdi. İş yapılması gerektiğinde ikiletmez, tehlike anında o sessizliğinden hiç beklenmeyecek bir cesaretle öne atılırdı.
On birinci kişi olarak aileyi aydınlatan isim ise Akane oldu. O dondurucu kıyametin, o kasvetli Arşiv koridorlarının tam ortasında açan rengarenk bir çiçek gibiydi. Kıpır kıpır enerjisi, hıpır hıpır halleri ve etrafına saçtığı o tatlı neşeyle ekibin üzerindeki tüm ölü toprağını söküp attı. Akane'nin bu durdurulamaz yaşam enerjisi, en çok da ekibin gülümseyen yüzü Jojo'nun dikkatini çekti. Dünyanın sonunun geldiği bir yerde aşkın var olabileceğine kimse inanmazken, Jojo ve Akane'nin o bitmek bilmeyen tatlı atışmaları, gözlerindeki o parıltı derin ve tutkulu bir aşka dönüştü. İkisi, bu yıkık dünyada birbirlerinin sığınağı, ekibin ise umut kaynağı oldular.
Ve on ikinci kişi... Ekibin beynini, vizyonunu ve saygınlığını arşa çıkaran o kusursuz adam: Bishop Bane, herkesin bildiği adıyla BB.
BB, felaket sonrasının vahşetine asla teslim olmamış, asaletini bir an olsun kaybetmemiş bir adamdı. Mükemmel ötesi saygılı tavrı, o inanılmaz düzgün diksiyonu ve her cümlesini tartarak kurduğu keskin zekasıyla ekibe anında uyum sağladı. BB, bir adım atmadan önce on adım sonrasını görebilen, olaylara Matthew ve Elijah ile birlikte en rasyonel ama aynı zamanda en insani açıdan yaklaşabilen bir akıl hocası gibiydi. O kadar nazik ve beyefendi bir yapısı vardı ki, cehennemin ortasında bile takım elbiseyle gezen bir asilzade illüzyonu yaratırdı.
Tüm bu genç ve dinamik kadronun arasına bir de ekibin dik dik bakan, huysuz mu huysuz o eski toprak iğnesi eklendi: Joel.
Joel, ilk bakışta çekilecek kahır değildi. Inatçı, keçi gibi laftan anlamaz, sürekli söylenip duran huysuz bir ihtiyar... Dışarıdan bakıldığında ters tavırları ve itici halleriyle insanı bezdiren bir yapısı vardı. Ağzından olumlu tek bir laf duymak neredeyse imkansızdı. Ama bu huysuz görünüşün arkasında, harabeye dönmüş bir dünyada bile eşine az rastlanır türden, çelik gibi bir sadakat yatıyordu. Ne kadar laf etse, ne kadar gürültü çıkarsa da konu bu aileye geldiğinde Joel, hiç düşünmeden kendi canını siper edebilecek bir adamdı. Söylene söylene nöbet tutar, söylene söylene yaralı taşır ama en önde kurşunun karşısına yine o dikilirdi. O, ekibin huysuz ama canını vermeye hazır o vazgeçilmez ihtiyarıydı.
Arşiv'in o kokuşmuş düzeni, içerideki haksızlıklar ve liderlerin kibri, bu devasa ailenin sabrını taşma noktasına getirmişti. Gina'nın da ekibe dahil olup onlarla gelmeyi kabul etmesinin ardından, kaçış planları artık bir fısıltı olmaktan çıkmış; bir yemin, bir zorunluluk haline gelmişti.
BÖLÜM IV: KAN DEĞİL, AİLE BÖYLE OLUR
Felaketten önce insanlara sorsalar, "Aile nedir?" diye, alacakları cevap hep aynı olurdu: Aynı soyadını taşıyan, aynı kandan gelen insanlar. Ama bu ekip, kan bağının ne kadar büyük bir yalan, koca bir illüzyon olduğunu en acı yollarla öğrenmişti. Kan bağı olanlar onları yüzüstü bırakmış, bencilliğe yenik düşmüş ya da ölüp gitmişti. Onlar için aile, kanla değil; dökülen terle, paylaşılan son yudum suyla ve birbirinin önüne atlanılan kurşunlarla kurulmuştu.
Elijah ve Carlos'un o kanlı ok kazasıyla attıkları temel, artık muazzam bir kaleye dönüşmüştü.
Arşiv'in o soğuk duvarları arasında geçen gecelerde, gizlice yaktıkları ufak teneke ateşinin etrafına dizildiklerinde ortaya çıkan manzara, insanlığın henüz ölmediğinin en büyük kanıtıydı. Duncan, tecrübesiyle ekibin nöbet düzenini ayarlarken; Xavi elinde bıçağıyla etrafı dinliyor, tehlikenin kokusunu alıyordu. Jojo ve Akane birbirlerine yaslanmış, o korkunç dünyada kendi küçük ve sevgi dolu evrenlerini yaşarken; Marco sessizce ateşin çıtırtısını izliyor, usulca onlara gülümsüyordu.
Nate, dünyanın kötülüğünden tamamen izole edilmiş gibi, Elijah'ın dizinin dibinde yeni bir şeyler öğreniyordu. Matthew, kafasındaki hesaplamaları ve biyolojik haritaları bir kenara bırakmış, Gina'nın derin ve huzur veren gözlerinde dinleniyordu. BB ise o kusursuz diksiyonu ve beyefendi tavrıyla, geçmiş dünyanın güzel günlerinden felsefi bir hikaye anlatarak herkesin ruhunu doyuruyordu. Joel bir köşede oturmuş, tüfeğini temizlerken içinden bir şeylere söyleniyor ama gözünün ucuyla herkesin güvende olduğundan emin oluyordu. Molly ise sarsılmaz bir kaya gibi ekibin en uç köşesinde oturuyor, kimsenin onlara arkadan yaklaşmayacağının sessiz teminatını veriyordu.
BÖLÜM V: SÜRGÜN, TAVERN HOUSE VE YENİ NEFESLER
Arşiv’in o kokuşmuş düzeninde patlamaya hazır bekleyen bomba, sonunda en gürültülü şekilde infilak etti. Bardağı taşıran son damlayla birlikte Arşiv yönetimi, kendi çürümüşlüklerine ayna tutan bu tehlikeli ekibi daha fazla içeride barındıramayacağını anladı. İlk kurbanlar belirlendi: Elijah, Nate ve Akane.
Ailenin en direnişçi, en korkusuz isimleri Arşiv’in o soğuk ve kütlesel demir kapılarından dışarı fırlatıldı. Kovulmuşlardı. Arkalarından kapanan o devasa kapıların çıkardığı tok ses, sadece bir vedanın değil, Arşiv’le olan tüm bağların kopuşunun simgesiydi. Nate, abisi Elijah’ın yanında ne olduğunu anlamaya çalışırken; Akane, Arşiv’in o ikiyüzlü yöneticilerine son bir nefret dolu bakış fırlattı. Artık arkalarında sığınabilecekleri kalın beton duvarlar yoktu; önlerinde ise vahşi, dondurucu ve insafsız bir cehennem uzanıyordu.
Ancak kader, sürgün edilen bu ruhlara en acımasız yüzünü göstermek için fazla beklemedi. Sürgünün henüz ikinci gününde, dışarıdaki o tekinsiz dünyada hayatta kalma mücadelesi verirken korkunç bir felaket yaşandı.
Ne olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadan, Vanguard birliği ekibin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Hazırlıksız yakalanan ekip, o soğuk zeminde kanlı bir arbedenin ortasında kaldı. TAVERNA’nın her bir üyesi o an orada kanlar içerisinde kaldı. Ancak asıl kabusun Vanguard değil de Arşiv olduğunu anlamaları çok da geç olmadı. Gözleri, ekibin üzerinde gezindi ve en zayıf, en saf halkayı seçti: Nate.
Nate’i yaka paça yakalayıp, dışarıdaki dondurucu ölüme fırlatmak üzere sürüklemeye başladılar. Çocuğun gözlerindeki o çaresiz korku, Elijah'ın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. İşte o an, aldığı yaralar yüzünden nefes nefese olan Elijah’ın içindeki o ulu ağaç köklerinden sarsıldı. Kendisi için kılını kıpırdatmayacak olan adam, söz konusu kardeşi bildiği Nate olduğunda yerinden adeta kükreyerek fırladı.
"Bırakın onu! Dokunmayın kardeşime! Siktirin gidin!"
Elijah’ın o kan donduran feryadı, Arşiv’in her yerinde yankılandı. Kardeşini korumak için kendi bedenini, kendi canını hiç düşünmeden ortaya koydu. Fakat ihtiyar yönetici için bu isyan, bardağı taşıran son damlaydı. Duruma Axel müdahale ettikten sonra aşağıya arşiv binasının alt katlarında Elijah’ın eli, ihtiyar tarafından acımasızca, sebepsizce ve vahşice kesildi.
O kanlı ihanet gününden sonra Arşiv defteri tamamen ve sonsuza dek kapandı. Bu bir kovulma değil, TAVERNA’nın kendi özgürlüğüne giden yolda ödediği son bedeldi. Ekip, kan kaybeden ve acı çeken liderlerini omuzlayarak o lanet olası kapılardan sonsuza dek uzaklaştı.
Tavern House, ekibin acılarını sardığı, öfkelerini bilediği ve gerçek bir aile olarak kök saldığı yer oldu. Elijah’ın yarası burada sarıldı. Eli gitmişti belki ama ruhundaki o ateş, o kopan uzvun yerinde çelikten bir irade olarak yeniden filizlenmişti.
Bu yeni ve özgür yuva, zamanla o kasvetli havayı dağıtacak yeni nefeslere de ev sahipliği yapmaya başladı.
Bu nefeslerden ilki, BB’nin hayatına giren ve ekibin kalbine incecik, zarif bir su gibi süzülen Yume oldu. Tavern House’un o kan ve barut kokan sert atmosferinde, Yume’nin varlığı adeta bir vaha gibiydi. BB’nin o aristokrat ve saygılı duruşunun ardındaki yalnızlığı gören, onun ruhuna dokunabilen tek kişiydi. Yume’nin o sakin, şefkatli ve huzur veren yapısı, sadece BB’yi değil, savaşmaktan yorulmuş tüm aileyi içten içe iyileştiren bir güce dönüştü.
Çok geçmeden, ailenin etrafındaki güvenlik çemberi bir kişiyi daha içeri aldı. Evin etrafında güvenliği sağlamak için bisikletle devriye atılan rutin günlerden birinde, yol kenarında tek başına duran bir adama rastlandı: Connar.
Ekip onu tanımıyordu. Kimdi, bu cehennemin ortasında o güne kadar nasıl sağ kalmıştı, geçmişinde hangi hayaletleri taşıyordu meçhuldü. Fakat Tavern House'a getirildiğinde, Connar’ın gözlerindeki o sert ve sarsılmaz ifade her şeyi anlatmaya yetiyordu. Çok konuşan biri değildi ama Tavern House’un yeni ve sağlam bir kolonu olduğunu kanıtlaması uzun sürmedi. Sadakati geçmişte değil, bugünde arayan bu aile için Connar; nöbeti devraldığında arkana bakmadan uyuyabileceğin, omzuna yaslanıp savaşabileceğin o sağlam adamlardan biri olarak yerini aldı.
Arşiv, Elijah'ın elini keserek onu sakat bıraktığını, aileyi ise ölüme terk ettiğini sanmıştı. Ancak çok yanılıyorlardı. TAVERNA parçalanmamış, aksine Tavern House’un duvarları arasında, dökülen o kanın yeminiyle kenetlenmiş, durdurulamaz bir güce dönüşmüştü. Ve dışarıdaki dünya, bu yeni ailenin ayak sesleriyle henüz yeni tanışıyordu.
BÖLÜM VI: KONSEY, KANLI SİKKE VE ATEŞTEN GEÇENLER
Tavern House, zamanla sadece sınırları çizilmiş bir ev olmaktan çıkıp, kendi iç dinamikleri, sarsılmaz bir hiyerarşisi ve kararların ortak alındığı bir konseyi olan başlı başına bir düzene dönüştü. Arşiv’in o çürümüş yönetiminden kaçıp kendi yuvalarını kuran bu insanlar, artık kuralsız bir hayatta kalma grubu değil, kendi adaletini kendi sağlayan organize bir aileydi. Kararlar konsey masasında alınır, herkesin sesi duyulur ve ailenin bekası her şeyin üstünde tutulurdu. Ancak bu düzeni kurmak, o masaya oturabilmek hiç kolay olmamıştı; bu yolda ödenen bedellerin ağırlığı, herkesin omuzlarına kazınmıştı.
Bu uğurda ödedikleri en ağır, en kahredici bedel şüphesiz Duncan O'Hara’nın gidişi oldu.
Ekibin omurgası, taktiksel aklı ve herkesin sırtını güvenle yasladığı o çelikten asker, karanlığın içinden gelen acımasız bir pusuya göğsünü siper ederek düştü. Duncan’ın cansız bedenini Tavern House’un avlusuna getirdiklerinde, o gün gökyüzü bile nefesini tutmuş gibi sessizdi. Onun ölümü, sadece bir yoldaşın değil, ailenin en sağlam kolonlarından birinin yıkılmasıydı. Bu yolda bir şeyler başarmak, bir yuva kurmak için çok fazla kan dökmüş, çok fazla can yakmış ve canlarından olmuşlardı. Artık daha fazla bedel ödemek, masadan bir sandalyenin daha eksildiğini görmek istemiyorlardı.
Duncan’ın vedasını asıl yürek burkan şey ise, boynunda taşıdığı o soğuk demir parçasıydı: Ceza Sikkesi.
Tavern kendi içinde kurduğu düzende, kuralları ihlal eden veya ekibi tehlikeye atan kararlar alanlara sorumluluğun ağırlığını hissettirmek için sembolik bir ceza coini verirdi. Duncan, öldüğü o lanet gün, maalesef bu sikke ona önceden verilmişti. Duncan’ın ölümünün hemen ardından Tavern Konseyi ilk kez gözyaşları içinde, boğazlarında koca bir düğümle toplandı. Sessiz, ağır ve kahredici bir oylamanın sonucunda, o ceza coini Duncan’ın üzerinden saygıyla geri alındı. O bir suçlu değil, bir kahramandı. Konseyin bu kararı, ona edilen son bir teşekkür, omuzlarından alınan son bir yüktü.
Yaşadıkları her kayıp, kesilen her uzuv, toprağa verdikleri her can onları zayıflatmadı; aksine, acıyla dövülen ruhlarını bükülemez bir çeliğe dönüştürdü. Düştükçe daha sert kalkmayı, kanadıkça daha ölümcül vurmayı öğrendiler. En nihayetinde her şeye, tüm bu yıkıma ve ölüme rağmen onlar etle, kemikle ve ruhla birbirine bağlanmış bir aileydi. Biri tökezlediğinde onu ayağa kaldıracak, biri tehlikeye düştüğünde hiç düşünmeden namlunun önüne atlayacak onca kardeş vardı. Artık dışarıdaki vahşi dünyanın, üzerlerine çöken karanlığın ya da dökülen kanların onlar için bir önemi yoktu. Arşiv’in ihanetini, sürgünün dondurucu soğuğunu, ihanetleri ve kayıpları tatmışlardı. Ölümle burun buruna gelmek, onların rutin bir gününden farksızdı.
“Bizi cehennemle korkutamazlar biz o ateşten geçerek geldik”